Sosyal Medya Girişimleri

Facebook’un başarısı girişimcilerin sosyal medyaya olan ilgisini artırdı. Zamanla pek çok sosyal medya girişimi türedi. Ama bunların çok azı günümüze kadar ulaşabildi: Facebook, Whatsapp, Instagram, Twitter, Snapchat, Pinterest. Bunların da büyük bir kısmının henüz nasıl para kazanacağı belli değil.

Bir arkadaşımız sosyal medya platformu geliştirmek istediğini belirten ve görüşlerimi soran bir email attı. Ona verdiğim cevabı düzenleyerek buraya almak istiyorum. Zira bu cevap benzer durumdaki bütün girişimleri ilgilendiriyor.

 

Öncelikle acı gerçeklerden başlayacağım. Bu bazen girişimcinin moralini bozuyor ama olsun girişimcinin ayakları yere basarsa daha az kaybeder. 1 yıl çalışıp güç bela biriktirdiğin 20-30bin dolarını kaybetmenden daha iyi bu.

Hiçbir iş fikrinin execution olmadan bir değeri yoktur. Yani şu an Facebook fikrini ilk kez söylüyen kişi olsan bile değeri sıfırdır. Çok kimse Facebook benzeri birşey düşündü zaten, hatta yapmaya çalıştı. Ama hiçbir değeri yoktu, olmadığını zaman da gösterdi. Sadece Facebook execute edebildi ve o kazandı. Diğer Facebooklara yatırım yapanlar kaybetti. Bunlardan biri de milyonlarca kullanıcısı olan devasal Myspace’dir.

Yapıp göstermen lazım, sadece iş fikriyle olmaz. Bir fikri insanlara anlattığında özellikle arkadaşların işe iyi güzel derler. Ama iş o ürüne para vermeye gelince yan çizerler. Hatta kurmaya bile üşenirler. İnsanları ürünü kullandırtmaya alıştırmak hiç kolay değildir. Girişimciler şöyle bir hataya düşüyor: İçinde bir sürü insan varken bu platformu hayal ederler ve herkesin işine yarayacak diye düşünürler. Doğru ama o platform o işe sıfırdan başlayacak onu düşünmez. Twitter’da hiç arkadaşın yokken Twitter’dan bahsetseler sana gider üye olur musun? İşte çoğu sosyal medya platformu bu bariyeri aşamadığı için battı ve batıyor.

Hadi herşeyi tutturdun, 100milyon da kullanıcın var. Büyük rakam. Nasıl para kazandıracaksın? Twitter zarar ediyor, para kazandırmıyor. (1). Kullanıcılara para ödettiremezsin. Başka bir planın var mı? Kullanıcıyı nasıl paraya çevireceksin? Kestirmeden reklam alırım diyor insanlar. Reklam almak karın doyuran bir iş modeli değil. İkincisi Facebook gibi insanoğlunun yarısına ulaşmış bir platform dururken sana neden reklam versinler?

Yukarıda yazdıklarım iş fikrinden bağımsız olarak bütün sosyal medya platformları için geçerlidir. Velev ki facebook fikriyle gel, hiç farketmez, aynı şeyleri söylerdim.

(1) Twitter’ın finansal durumu için bakınız: https://investor.twitterinc.com/releasedetail.cfm?releaseid=909177

 

Amerikada İş kurma, çalışma, vizeler -1

Girişimcilik dünyasının kalbi ABD’nin California eyaletindeki San Francisco şehridir. Buradaki Silicon Vadisi denilen alan uçtan uca girişimcilik ekosisteminin bütün bileşenlerini barındırmaktadır. Bu yazımda biraz bahsetmiştim: Silikon Vadisi Yapmak

Amerika’da çalışmak veya Silikon Vadisinde kendi girişiminizi başlatmak için vize sorununu çözmeniz gerekmektedir. Herkesin durumu kendine özeldir. Bu yazıda genel olarak vizeleri tek bir metinde topladım.

B1 – İş Ziyareti Vizesi 

Herkesin ABD’ye geçici olarak gidiş-geliş yapabileceği vizedir. Normalde 6 ay, en fazla 1 yıl kalma hakkı tanır. Bu vize altında çalışamazsınız ancak şirket kurabilir, 6 ayda bir giriş-çıkış yapmak şartıyla şirketinizi girişimci olarak yönetebilirsiniz.

Resmi Bilgiler

H1B – İşçi Vizesi

Bir Amerikan şirketinden iş kabulü almanız durumunda, Amerikadaki şirketle aranızda işveren-işçi ilişkisi kurduğunuz, aynı pozisyondaki Amerikan vatandaşları ile muadil ücret aldığınız durumda ve bir konuda uzmanlığınız olduğu durumda H1 çalışma vizesi alabilirsiniz. Genelde bu vizeyi Amerikalı şirketiniz sizin için alıyor olacak.

H1 vizesi yılda 1 defa yapılan kura ile verilmektedir. Resmi olarak 65bin kişi alınmaktadır. Amerika’da master yapmışsanız 20bin kişilik özel bir kategoride çekilişe katılıyorsunuz.

Amerikada kurduğunuz kendi şirketinizde H1 ile çalışmanız normalde tercih edilen birşey değil. Ancak yönetimde sizi işten atabilecek yetkiye sahip birilerinin olması durumunda bu kabul ediliyor.

H1 vizesi en az lisans mezunu, uzman kişiler içindir. Bu nedenle başvuru sırasında uzmanlığınızı ispat eden dökümanları sunmanız gerekmektedir.

Bu vize sahiplerinin eşine H4 vizesi verilir, ancak bu vize ile çalışamaz.

Resmi Bilgiler

L1 – İlişkili Şirket Vizesi

Türkiye’deki bir şirket ile Amerika’daki bir şirket arasında birebir ilişki varsa örneğin ABD’deki şirket Türkiye’dekinin ofisi ise, şubesi ise veya tersi Türkiye’den ABD’ye yönetici veya uzman çalışan kategorisinde iki farklı profilde kişi gidebilir ve L1 vizesi altında çalışabilir.

Bu vize uluslararası olan veya olmaya çalışan şirketler içindir. IBM gibi global firmaların Türkiye’deki uzman çalışanını ABD’ye götürebilmesinin önünü açar. Türk girişimci için ise ABD’de şirket kurup burdan oraya anahtar personelini taşımasını sağlar.

L1 vizesi için şirketler arasında ilişki olması lazım (a parent, affiliate, subsidiary or branch of the foreign entity, and that both the U.S. office and the foreign entity must continue to share common ownership and control. ). Uzman personelin veya yöneticinin son 3 yılda en az 1 yıl o firmada çalışmış olması gerekmektedir.

Çalışanlarda 5 yıl (L1A), yöneticilerde 7 yıl (L1B) çalışma hakkı tanıdığı gibi eşi L2 visa ile oturma ve çalışma hakkı kazanır. Greencard’a geçiş imkanı vardır ve kura yoktur.

Resmi Bilgiler

E2 – Yatırımcı Vizesi

Belli ülkelerden yabancı yatırımcılar için tasarlanmış vizedir ki Türkiye bu ülkelerden biridir. ABD’de şirket kurup ‘yeterli’ miktarda sermaye getirerek veya ABD kurulu bir şirketin en az %50’sini satın alarak E2 yatırımcı vizesi alınır. E2 yatırımcı vizesinin iki alt dalı vardır. Yatırımcı ve çalışan. Çalışanlar da yine çalışan ve yönetici diye ikiye ayrılmaktadır.

Yatırımcının kendisi E2 vizesi ile oturma hakkı elde eder ancak çalışma izni sağlamaz. Yani şirketinden maaş alamaz, sadece işlere vaziyet eder. Yatırımcının eşi hem oturma hem de çalışma hakkına sahip olur.

E2 çalışan vizesi alan çalışanlar ve yöneticiler çalışma hakkına sahip olurlar. Bunların uzmanlıklarını ispat etmeleri ve şirketten maaş almaları gerekmektedir. E2 üzerinden çalışan vizesi almak için şirketin %50’sine sahip yatırımcı veya yatırımcılar ile aynı uyruklu olmak lazım. Yani ABD’de yatırım yapan patronunuz da Türk olmalı.

Yatırımcı vizesi almak için ne kadar yatırım yapmak lazım? Bunun için belirlenmiş  net bir rakam yoktur. İşin doğası ve büyüklüğüne göre mantıklı bir rakam olmalı. Ancak 40bin dolardan aşağı olmamalı. 100-150bin dolar vize verilmesi için olması gereken güvenli rakamdır. 100binin altındaki yatırımlarda paranın yeteceğini ispatlamanız, kuvvetli deliller getirmeniz gerekmektedir.

Resmi Bilgiler

F1 – Öğrenci Vizesi

ABD’ye okumak için gidenler F1 öğrenci vizesi alır ve her seviyede haftada 20 saatten fazla olmamak üzere 1 yıl çalışabilirler. Okul bittikten sonra  STEM (Science, Technology, Engineering or Mathematics) okuyanlar 17 aylık tam zamanlı STEM çalışma hakları olur.

Resmi Bilgiler

Göçmen Vizeleri

Bunların hepsi non-immigrant yani kalıcı olmayan göçmenlik dışı vizeler olup bir süre ile sınırlıdır. Kalıcı vizeler ayrıdır, vatandaşlık hedeflidir. Her yıl yapılan green card çekilişi bu türden bir vize sağlar. Bunun dışında 1 milyon dolar yatırımla yine kalıcı green card sağlanabilir.

Özet

  • 10 yıllık verilen ve 6 ay iş görüşmesi için oturma sağlayan B1 seyahat vizesi ile şirket kurabilirsiniz.
  • Bir Amerikan şirketinden iş teklifi almışsanız H1 vize kurasına girebilirsiniz.
  • Türkiye’de çalıştığınız şirketin Amerika ofisinde çalışmak (çalışan için), Türkiye’deki firmanızın Amerika ofisini kurup (girişimci) burdan oraya yönetici taşımak için L1 vizesi kullanılır.
  • Girişimci olarak ABD’de şirket kurup burdan oraya para aktararak sadece oturma hakkı veren E2 girişimci vizesi alırsınız, üstelik sizinle aynı uyruklu çalışanınızı, ortağınızı da oturma+çalışma amaçlı götürebilirsiniz.

Tarım Sorununa Giriş

Yeni bir girişimim sebebiyle bir süredir tarım sektörüyle ilgilenmekteyim. Sektörün çok problemlerinden bahsediliyordu, bunları bizatihi görme fırsatım oldu. Bu tecrübelerimi buraya not almak istiyorum. Bu sorunları çözmekle yükümlü olanların ilgilenmeyeceğine eminim ama yine de siz bilin. Temel sorunlar:

  1. Tarım alanlarının imara açılması: Atalarımız evlerini bir tepeye yapar, tepenin eteklerindeki düzlüğü ise tarım alanı olarak kullanırdı. Anadoluyu gezin, bunu göreceksiniz. Kimse daha güzel bir evim ve bahçem olsun diye o düzlükleri ev için kullanmazdı. Bu basit bir hassasiyetti. Emlak sektörünün hükümet politikası olarak desteklenmesi nedeniyle bir arazinin tarım üretim değeri emlak değerinin altına düşmüştür. Bu nedenle mirasçı toprak sahipleri tarım arazilerini bir şekilde imara açtırıp müteahhite vermektedir. Tarım arazilerinin imara açılmasının önünde yasal engeller var gibi gözüküyor ancak belediyede rüşveti veren işini bir şekilde görüyor.
  2. Toprakların bölünmesi: Tarım toprakları kuşaktan kuşağa miras kalırken sürekli küçülmüş ve artık rant üretmekten uzaklaşmıştır. Arazi küçük olduğu için birim maliyetler artmıştır. Ticarette hacimli alışverişin önemi büyüktür. Toprakların belli alanın altına düşecekse artık bölünememesi, pay sahiplerinin toprakta değil gelirinde pay sahibi olması gerekmektedir. Veya devletin hakemliğinde toprak pay sahiplerinden toprağı işletmek isteyen birine tahsis edilmelidir.
  3. İşsiz üniversiteliler sorunu: Bu sorun sadece tarımın değil bütün sektörlerin sorunudur. Türkiye’nin her yerinde tabela üniversiteleri oluşturuldu ve üniversiteye girişler çok kolay hale geldi. Herkes üniversite mezunu oldu. Ara eleman ihtiyacı şu an karşılanamıyor. Üniversite okumuş yeni nesil tarım işçisi olmak istemiyor. Toprağı işletip yıllık 100.000 TL kazanmak yerine herhangi bir yerde asgari ücretle çalışmayı tercih ediyor. Pek çok fabrika 3 yıllık bir mühendise verilen maaşı teklif ettiği halde kaynak ustası bulamıyor. Herkes okumuş, herkes müdür olacak. Oysa okuduğu işi de tam bilmiyor. Anadolunun ortasında bir yerde suyu görmeden turizm okuyor, bir kasabada turist bile görmeden uluslararası ilişkiler okuyor. Yani ne usta olabiliyor, ne de müdürlüğü hakedecek bilgiye sahip olabiliyor. İşte bu yüzden üniversite mezunları boşta geziyor. Bu sorun aynı şekilde tarıma da yansıyor. Babasının 50 dönüm arazisi var köyde, şehirde gelmiş benden 2000 TL maaşla iş istiyor. Kazandığını da kiraya şuna buna verecek. Paralı köleliği tarım üreticiliğine tercih ediyor.
  4. Devletin politikası ve planlaması yok: Devlet bir strateji belirleyip sektörü ona göre yönlendirmelidir. Örneğin Akdeniz’in narenciye merkezi olacağız dersin, ona göre planlama yaparsın. Strateji yok, herkes kafasına göre birşey ekiyor toprağına. Onun dünya pazarındaki yeri nedir, başka birşey ekseydi daha mı karlı olurdu vs… bütün bunlardan habersiz. Öyle ki bir yıl marul çok para etse ertesi yıl herkes salatalığını domatesini söküp marul ekiyor. Arz fazlası çıktığı için toplayıp çöpe atılıyor. Devlet ne kadar tarım arazisi var, nerde ne ekilmeli, iç ve dış pazarın neye ne kadar ihtiyacı var, dış rakipler kimler, rakipler ne kadar üretiyor vs… Bütün bunları çiftçi bilemez. Devletin bunları araştırıp çiftçileri yönlendirmesi lazım. 1 ton domates lazımsa 2 ton üretilmesine engel olmalı.
  5. Çok aracılı kapalı mafyatik yapı: Tarım sektörü bizim IT sektörü gibi açık bir sektör değil. Mafyatik yapılanmalar var ve bu yapılanmaların tekelini kırmak mümkün değil. Üretici bunlara mahkum ediliyor. Alış fiyatını da onlar belirliyor, satış fiyatını da. Spekülasyon yapıyorlar. Çiftçi mahkum ediliği için çaresiz onların belirlediği fiyattan satıyor. Devlet de bu mafyatik yapıyı kanunlarıyla destekliyor. Pazarın şeffaflaşmasına engel oluyor. Üreticiden sonra mal hal, komisyoncu ve tüccara gidiyor. Ordan satılacağı pazardaki hale geliyor. Ordan tekrar komisyoncu ve toptancılara gidiyor. Ordan perakendeciye. Bu zincirdeki herkes üreticinin sırtına basıyor. En altta üreticinin canı çıkıyor. Zinciri kırmak isterseniz karşınızda kanunları ve mafyatik yapıları görürsünüz.
  6. Tembellik: Köylerde ciddi bir tembellik var. Azıcık kazancı olan yan gelip yatıyor. Zaten köy yerinde az bir gelir, iyi bir hayat yaşamak için yeterli oluyor.  Öte yandan devletin sosyal yardımlarından yararlanan 10 milyondan fazla insan var. İnsanlar devlete bağımlı dilenciler gibi yaşıyor. Sosyal devlet olmak, imkanı olup da çalışmayana hazır maaşa bağlamak değildir. Kültürel bir yozlaşmanın sonucu olarak tembellik, dilencilik, hazır yeme, emeksiz yeme gibi bozukluklar tarım üretiminin önünde çok büyük bir engel oluşturmuştur. Adamın bağındaki ot bir ineği bütün kış doyuracak kadar var. Ancak inekle uğraşmak yerine emekli maaşı yemek ona tatlı gelmektedir.
  7. Girdi maliyetlerindeki artış: Tarım ürünlerinin fiyatı son 10 yıldır bakılacak olursa çok fazla artmamıştır. Ancak üretimde girdi olarak kullanılan su, elektrik, ilaç, mazot, işçilik ücretleri çok fazla artmıştır. Dolaysıyla satış fiyatları ciddi artış göstermezken üretim maliyetleri ciddi artış göstermiştir. Bunun sebebi daha evvel bahsettiğimiz mafyatik kapalı pazar olması, plansız üretim, aracıların fahiş kazançları ve ithal mallara karşı yerli üreticinin korunmamasıdır. Kapalı yapı nedeniyle çiftçi ürününün fiyatını belirleyememektedir. İthal ürünlerin serbest dolaşması nedeniyle de fiyat baskısı oluşmaktadır. Tüketicinin kilosunu 2 TL’ye aldığı bir ürünü üretici muhtemelen 40 veya 50 kuruşa satmaktadır. Çoğu kez ürünün toplam geliri o ürünü tarladan toplamak için harcanacak işçilik ücretini karşılamamaktadır. Çiftçi ürünü dalında bırakmaktadır. Yada dökmektedir.
  8. Üretici zayıf, satıcılar güçlü: Milyonlarca organize olamayan üreticiye karşı bir elin 10 parmağını geçmeyen gıda firması var. Dolaysıyla üreticinin rekabet gücü yokken, birkaç gıda firması tekel oluşturmuş piyasa şartlarını istedikleri gibi belirleyebilmektedir.

Her sorun aslında çözümün de ne olduğunu anlatmaktadır. Bir ülkenin mutlak bağımsızlığı için iki alanda kendi kendine yetmesi gerekir.

1- Tarım
2- Savunma.

O nedenle bazı şeyleri serbest piyasa ekonomisi değerleriyle ölçmemek lazım. Yurtdışından domates daha ucuza geliyorsa tüketici neden yurtiçindekini yesin? Emekli maaşı bana yetiyorsa niye inek bakıyım? Bunlar serbest ekonomi mantığıyla doğru sorular. Ancak herhangi bir kriz anında, ambargo anında paranın yenmediğini göreceğiz, keşke 100 dolar banknot yerinebir bardak sütüm olsaydı diyeceğiz. O nedenle üretici tüccara, tarım piyasaya feda edilmemelidir.

Şimdilik bu kadar…

“Soykırım” Meselesi – 2

Konuyla ilgili ilk yazımı sonlandırırken şöyle demiştim:

Tarihçi değilim, meseleye üzerinden 100 yıl geçmiş bir olayın faili olduğu iddia edilen bir milletin “kabul et suçunu” diye parmakla işaret edilen 100 yıl sonraki torunu olarak kendi çerçevemden bakacağım. Ne bir tarihi tespit yapmak istiyorum, ne de gerçek şudur diye ortaya koyma niyetim var.

Bu yazı anlamak, empati kurmak isteyen Ermenilere hitaben yazılmıştır. O nedenle hissi ve tek taraflıdır. Bunu peşinen söylüyorum ki bu konuda beni eleştirmeyin. Aynanın öteki yüzü yani Türklere söylenecekleri açıktan sürekli söylediğimden bu yazıyı onlarla kabartmak istemedim. Sorunları çözmek, birbirini anlamaktan geçiyor. Bugün 24 Nisan olması nedeniyle yoğun bir propogandaya maruz kaldık ve bu başarılı propagandanın etkisiyle Türkler kendi Türklüğünden utanır hale getirildi.

Öncelikle bu soykırım meselesini devletler değil, halklar kendi aralarında halletmelidir. Çünkü bu mesele devletler için bir santaj meselesidir, gerçeğin veya hakikatın ortaya çıkması meselesi değildir.

Suç dosyaları oldukça kabarık devletlerin bu işe karışmaları hiç de sahici değildir. Bu iki yüzlü devletlerin Türk halkının olayı anlamaya çalışmasına bir katkıları olamaz. Dolaysıyla diasporanın bunlar üzerinden baskı kurması sadece siyasi netice verir.

Bahsedilen olaylar bir yönetim kadrosunun kişisel tasarruflarıyla ve 100 yıl önce oldu. Bu ülkedeki insanların belki %90’ının dedeleri olay bölgesinde bile değildi. Olsa bile biz bugünün çocuklarıyız. Evet öfkenizi, acınızı anlıyorum ama parmaklarınızı gözümüze sokarcasına suçlu gibi bize davranmanızdan hoşlanmıyoruz. Anasından yeni doğan çocuk bununla suçlanıyor. Bu milletin sizi anlamasını ve dinlemesini istiyorsanız bu dil ve uslup değiştirilmelidir.

Hele hele hiç hazzetmediğim, bu ülkeye giren pek çok musubetin sebebi, bir darbe ile iş başına gelmiş İttihat ve Terakki’nin cürmünün benim sırtıma vurulmasından hiç hoşlanmıyorum.

Herkes biliyorki “soykırım” kelimesinin uluslararası hukukta bir karşılığı var. O nedenle soykırım olsa da olmasa da biz bunu soykırım olarak tescillendirelim takıntısı var. Türkiye neden böyle bir yükün altına girsin? Hangi devlet kendi soykırımını tanıdı ki? İş buraya taşınırsa devletler meselesi olur. Devletler ise -Ermenistan dahil- değerlerlen değil menfaatlen hareket eder. Kıyım, büyük felaket vs… gibi şeylerin Ermenileri tatmin etmemesi tamamen bu hukuki neticeyi kazanmak içindir. Yoksa kıyıma uğramak, soykırıma uğramaktan daha hafif bir felaket, acı değildir.

Acılar acılarla yarıştırılmasın ancak Türk tarafının yaşadıklarını hesaba katmayan tek taraflı yaklaşımlar samimi olmayacaktır. Maraşa gittiğinizde, işte burası kanlı köprü diye bir köprü gösterip, yukarda kıyıma uğrayanlar burdan aşağı atılıyordu dediklerini duyacaksınız. Bir hakikatin tespiti yapılacaksa bu teknik dille atomik operasyonla yapılmalı. Yani ikisi birbirinden ayrılmadan, aynı karede ikisini resmedip birlikte teşhir etmeliyiz. Yoksa kendi acınızı dile getirdiğiniz her ortamda bir ‘ama’ duyarsınız.

Günün sonunda bu “soykırım” suçundan biz suçlu torunların nasıl kurtulacağımıza dair reçeteler sunuluyor bize. Çok haklı talepler var. El konulan kişisel mallar, vakıflar veya ibadethanelerin iadesi gibi. Bunların hala yapılmamış olması bizim için tam bir yüzkarası.

Ve nihayet konu ders kitaplarındaki Türk vurgusunun kalkması gibi şeylere getiriliyor. Evet bugün böyle bir yazı okudum. Kendince iyi niyetli bir yazı. Ben şunu sormak istiyorum: Bir Türk olarak adımı, dilimi, kültürümü kendi ülkemde koruyamayacaksam hangi devlet çatısında koruyabileceğim? Kurduğumuz devlette onlarca millet olması bu gerçeği değiştirmez. Eyvallah diğer bütün milletler dilini, kültürünü, dinini serbestçe yaşasın, en tabi hakları. Ancak 1000 yıldır çilesini çektiğimiz, yurt edindiğimiz ve korumak için can verdiğimiz bu topraklarda kurduğumuz devletin bırakın da adını biz koyalım.

Milliyetçilik ve “Soykırım” Meselesi – 1

Hangi anadan ve babadan doğacağımıza biz karar vermediğimize göre ırk, bir insan için üstünlük sebebi olamaz. Ve biliyor ve inanıyoruz ki herkes Adem (a.s)’ın evladıdır. Esasında insan çok başarılı bir bilim adamının çocuğu olarak dünyaya gelmişse bundan dolayı mutlu olabilir, babasıyla gurur duyabilir ama kendisi bundan dolayı övünemez. Çünkü meziyet kendinde değildir.

Zaten büyük olan odur ki, kendi meziyeti olsa bile övünmez. Küçük kimseler ise meziyeti olmasa bile övünürler.

Bununla birlikte kabaca “kendi milletini sevmek” olarak tanımlayabileceğimiz türden bir milliyetçilik insanın mayasında vardır. Mikro ölçekte her insanı severiz ancak kendi anne-babamızı ve çocuklarımızı diğer insanlardan daha çok severiz. Bunu makro ölçeğe taşırsanız her ferd, ait olduğu milleti daha çok sevmeye meyyaldır, bundan dolayı kınanamaz. Böyle bir milliyetçilik sosyolojik bir gerçekliktir. Özellikle toplu halde yaşanan eski zamanlarda bu insansı refleksin toplumun emniyeti için ne kadar da önemli olduğu ortadadır. Bu dürtü sebebiyledir ki insanlar birarada yaşamış, birbirini korumuş, yardımlaşmış, iş bölümü yapmışlardır. Yoksa yabani hayvanlarla mücadele edildiği eski çağlarda, çadırlarda kalınan, eşkıyaların saldırılarına maruz kalınan orta çağlarda insanlar nasıl emniyetlerini temin edecekti?

Türk bile olmayan Ziya Gökalp’ın tanımladığı Turancılık ve milliyetçiliği reddediyor, onun için burda satır doldurmayı israf-ı kelam sayıyorum. Jön Türklerin oluşturduğu milliyetçi anlayışa sonra tekrar dönmek üzere yazıma devam ediyorum.

İnsanlar birbirini tanısın diye kavim kavim yaratıldı (Hucurat 13). Bütün dünya beyaz renkten ibaret olsaydı eşyalar birbirinden ayırt edilemezdi. Aynen bunun gibi, bütün insanlar birbirinin aynısı olsa, dolaysıyla bütün milletler de tıpkısının aynısı olsa idi kimse kimseyle tanışma ihtiyacı hissetmezdi. Milletler arası yarış da olmazdı, gelişme de olmazdı. Dolaysıyla bugün hala daha Hz. Adem devrini yaşıyor olurduk.

Milletini sevmekle milletini üstün görmek, milletini sevmekle başka milletleri aşağı görmek, atasıyla gurur duymak ile kendisi övünmek, kültürüne sahip çıkmakla atalarının hatalarına sahip çıkmak arasında fark vardır. Bu ince çizgiyi gözden kaçırmamalı. Nasıl insanın kendini üstün görmesi bozuk ahlak olarak değerlendiriliyorsa bir milletin kendini üstün görmesi de bozuk ahlak ve ırkçılık olarak nitelendirilebilir.

Kendi tercihim değildi ancak Türk anne-babadan Türk olarak doğdum. Bunu bir üstünlük olarak görmedim hiçbir zaman ama bundan mutlu oldum, yer yer gurur duydum. 24 Nisan’ı idrak ettiğimiz şu günlerde Türk olduğu için neredeyse tevbe edecek durumda olanlar ne düşünürse düşünsün, ben böyle düşünüyorum. Hatasız kul olmadığı gibi, hatasız millet de olmaz. Ama geneli itibarıyla seveceğim bir tarih ve kültür mirası bıraktılar bana.

Başka milletleri aşağı görmedim ama kendi milletimi özel olarak seviyorum, subjektif bir tercihle karşı karşıya kalırsam Türkü başkasına tercih ederim. Tabiki bu söylediklerim genel çerçevedir. Tek tek ele alırsak onaylamadığım, utanç duyacağımız işler vardır; bu işleri ve yapanlarını övmem, onlarla gurur duymam, sırf benim milletimden diye de es geçemem. Çünkü milliyet insanın eti kemiğidir. Onun da üstünde insanın ruhu olan din, ahlak ve etik değerler vardır. Ve bu değerler, kim yaparsa yapsın yanlışı, zulmü, çirkini ve fenayı  kınamayı, düzeltmeyi ve hatta ona karşı gerekirse savaşmayı vaaz eder.

Bu girişten sonra Ermeni ‘soykırımı’ meselesi ile ilgili duygu ve düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum. Tarihçi değilim, meseleye üzerinden 100 yıl geçmiş bir olayın faili olduğu iddia edilen bir milletin “kabul et suçunu” diye parmakla işaret edilen 100 yıl sonraki torunu olarak kendi çerçevemden bakacağım. Ne bir tarihi tespit yapmak istiyorum, ne de gerçek şudur diye ortaya koyma niyetim var.

Yazı uzamasın diye onu ayrıca yazacağım.

https://simsekb.wordpress.com/2015/04/24/soykirim-meselesi-2/

Şirket satışı, işten çıkış

Türkiye’de şirketini tamamen veya kısmen satma neredeyse ayıplanan bir durumdur. Satacağım veya sattım dediğinde “hayırdır, sorun mu var?” sorularına muhatap olursunuz. Oysa şirket, vitrindeki ürünlerinizin en pahalasıdır ve o da satılabilir. Hatta bazı durumlarda satılması gerekir. İşte onların bir kısmı:

  • İşiniz, doygunluğa ulaşacağı bir noktaya %80 yaklaşmışsa
  • Nedeni ne olursa olsun o işi sürdürmek için kendinizde enerji bulamıyorsanız, artık işiniz size eğlenceli gelmiyorsa
  • İşiniz, uygun bir başkasının elinde sizin elinizdekinden daha değerli olacaksa
  • İşinizi büyütmek için yeterli finansal gücünüz yoksa
  • İşiniz size kar bırakmıyorsa, karlıydı ama yavaş yavaş karlılığı düşüyorsa, bir süre sonra zarara dönecekse
  • İyi bir işiniz var ama sizin elinizde duvara toslayacaksa
  • Sizin 10 yılda kazanacağınızı adam getirip bir anda masanıza koyuyorsa

Her durumun kendine özgü çözüm yolu vardır. Örneğin sıkıntı finansal ise finansalları güçlü bir ortak ile şirket evliliği yapılabilir, yani şirketin belli bir yüzdesi satılabilir. Ancak eğer sorun artık işinizi severek yapamayışınız ise %100 satıp çıkmak lazım. Birisi 10 yılda kazanacağınız parayı getirip masanıza koymuşsa yine %100 satıp çıkabilirsiniz. Çıkış bir son değildir. İşten çıkmak demek:

  • Yeni iş kurma, yeni heyecan ve yeni bir hayat demek
  • Satılan şirket ilk şirket ise elinize nakit geçmesi demek, bir sonraki işleri daha kolay finanse etmek demek
  • Göreceli değer taşıyan şirketi riskler karşısında realize etmek demektir. Bugün 1 milyon kazandıran şirket herhangi bir  krizde 100bin TL kazandıran şirket haline gelebilir. Şirket satılarak değer realize edilmiş olur. Aynen yatırımda olduğu gibi. Bir değerden dolar veya hisse senedi alırsınız. Ne kadar değerlenirse değerlensin siz onu satmadığınız sürece kar realizasyonu yapamazsınız. Hatta bir süre sonra tekrar eski değerine döner ve hiç kar elde etmemiş olursunuz.
  • Cüzdandaki para cüzdandadır, kasadaki para kasadadır.
  • Batırarak çıkma ihtimalin olan ve itibarını sarsma durumu olan bir işten başarılı çıkış yapmak demek. Elinde kalırsa batıracak ve itibarını sarsacaksan satarak başarılı çıkış yap, reklamını yapıp itibarını artır.

Bir şirketi satmaya karar vermek bir süreçtir. Ben ilk düşündükten kesin karar verinceye kadar 2 yıl geçirdim ve bu arada fikri iyice tarttım, satış sonrası duruma kendimi alıştırdım. Psikolojik olarak satışa hazır olmayanların masada çocuksu sorunlar çıkarttığını M&A danışmanları uzun uzun anlatır. O nedenle satışa kesin emin olduktan ve varsa ortaklarla mutabık kaldıktan sonra masaya oturmalı.

Şirketten çıkışın zamanlaması önemlidir. Öyle bir nokta vardır ki orda artık yaptığınız yatırımla kazanç arasında lineer bir bağ oluşmuştur, işte o zaman satış için doğru zamana ulaştınız demektir. Şirketlerin büyümesi değer üretmesi başlangıçta lineer bir doğru çizmez. Örneğin bir şirketimizdeki ciro yıllara göre şu şekilde gelişti:

55.000 TL -> 130.000 TL -> 300.000 TL -> 750.000 TL -> 1.450.000 TL -> 3.500.000 TL -> 7.000.000 TL -> 8.000.000 TL

7.000.000 TL ciroya ulaştıktan sonra şirketin gelirleri yatırımla doğru orantılı olarak artmaya başlamıştı yani lineer bir bağlantı oluşmuştu. Bundan evvel ise yatırım ile gelir arasında doğru orantı yoktu. Bunun nedenleri ayrı bir konu.

Şirket Değerleme

Şirketi satarken en önemli konu tabiki şirketin değeridir. Herhangi bir ürünü satarken fiyat belirlemek kolaydır. Çünkü telafisi imkansız bir durum ortaya çıkarmaz. Ancak şirket sizin 10 yıllık biriktirdiğiniz değerdir ve o an hata yapma lüksünüz yok. Bir daha 10 yıl aynı değeri biriktiremezsiniz, hatayı telafi edemezsiniz. Peki şirket değeri nasıl belirlenir:

Bunun için finansçıların bir sürü teknik yöntemleri vardır. Muhtemelen sizin yabancı olduğunuz matematik formuller. Ekonomist iseniz veya finanstan anlıyorsanız şu dökümanı okuyabilirsiniz: http://www.keyvaluedata.com/pdf/articleOfInterest/3513.pdf

Finansçılar ne derse desin, olayı ben kendi bilgim ölçüsünde şöyle basitleştirmek istiyorum:

Şirkete bir mal/ürün gözüyle bakacak olursak bu malın bir maliyeti vardır. Bir satışın karlı olması için katlanılan maliyetin üzerine bir kar koyarak satmak gerekir. Maliyet yaklaşımı da deniyor buna. Bu değer sizin için minumum değer olmalı. Bu yaklaşım şu şekilde de çapraz kontrol edilebilir. Aynı işi alıcı taraf kurmaya kalksa yada aynı ürünü geliştirmeye kalksa, zaman değeriyle ne kadar para harcaması gerekiyor? Bu da yine sizin için minumum değer olarak bi anlam ifade eder. Sizin katlandığınız maliyetin bugünkü değeri ile karşı tarafın katlanacağı maliyetin bugünkü değeri. Bunları değerlendirerek minumumu oluşturun.

Şirket Asgari Değeri = Max(Yapılan maliyetin bugünkü değeri+kar, Aynı işi kurmak için bugün gereken yatırım)

Müşteri veritabanınız bir değer ifade eder. Alıcı firma aynı ürünü maliyetlerine katlanıp kendi geliştirse bile pazarda yeni bir oyuncu olacak. Ürününün başarılı olup olmayacağı, sahada nasıl karşılanacağı bilinmiyor. Referansı olmayacak. Sizi satın alarak hazır bir referans listesi de almış olacak. Ayrıca yılların eleğinden geçmiş saha tecrübesi ile başarısı tescillenmiş bir şirketi alacak. Bunu da değere yansıtabilirsiniz.

İleriye dönük sözleşmeleriniz, düzenli gelir getiren anlaşmalarınız garanti gelir kaynakları olduğundan bunlar da bir değer taşır.

Türkiye’de maalesef çok rastlanmıyor ancak şirketinizin patentleri varsa bu çok değerli bir varlıktır. Bunun değere eklenmesi lazım.

Bunun dışında insan kaynağını da devrediyorsanız, bu da bir değerdir. Çünkü yeni bir ekip kurmak maliyet, zaman ve risk demektir. Hazır, işi bilen, denenmiş insan kaynağı karşı taraf için bir değer ifade eder.

Şirketin kasasındaki parası, alacakları ve borçları bu hesap dışındadır. Onlar tamamen matematik ile hesap edilir, göreceli değil kesin değerlerdir.

Şirketin Gerçekçi Değeri = Şirket Asgari Değeri + Diğer değerler

Şirketin sizin elinizde bir değeri olduğu gibi karşı taraf için bir değeri var. Örneğin siz sadece yurtiçinde operasyon yaptığınızdan adreslediğiniz pazarın büyüklüğü 1 milyon ama alıcı global örgütlenmiş bir şirket ise onun adreslediği değer 1 milyar olabilir. Dolaysıyla siz alıcıyı aslında 1 milyarlık bir pazara sokuyorsunuz. Bu aslında sizin değeriniz değildir, karşı tarafın getirdiği bir değerdir ancak yine de çok önemli bir pazarlık unsurudur. Asgari değerin üzerine ek bir değer getirir. Tabi sizin gibi başka alabileceği firmalar var ise ve onlar bunu pazarlık etmiyorsa bu değeri kullanamazsınız. Ama az ama çok bir şekilde değeri artırır. Şirketi satabileceğiniz değeri şirketin gerçek değerinin üzerine bu şekilde çıkartabilirsiniz. Bunun için de sizin işinizin alıcının işini nasıl kolaylaştıracağını, onların genel stratejileri nasıl uygun olacağını, onların eksik kısımlarını nasıl tamamlayacağını, onların elinde 5 yılda nasıl bir hale geleceğini anlatan bir projeksiyon çıkartıp karşı tarafa gönderin. 1 milyon ciro yapan bu şirketin onların alacağı 3-5 personelle 20 milyon ciro yapabileceğini gösterin.

Şirketin Gerçekçi Değeri < Şirketin Satış Değeri < Şirketin Alıcı İçin Değeri

Bu şekilde bir değer aralığı ortaya çıkartabilirsiniz. Şimdi bu hesapları bir kenara bırakalım ve para konuşur diyelim:

Şirkette ne kadar değer varsa aslında bunlar özetle yıllık karda ortaya çıkıyordur. Yıllık kara yansımayan şey zaten değer değildir. Dolaysıyla aslında alıcı için önemli olan yıllık kardır. Çünkü alıcı yatırımını genelde 5 ile 10 yıl arasında (ROI) geri döndürmek ister.  Bu nedenle şirketin kabaca değeri bulunduğu sektöre ve rekabet gücüne göre genelde yıllık karının 5 ile 10 katı arasında birşeydir. Çok rekabetçi bir iş yapmıyorsanız, işinizi bir başkasının kurması kolaysa, doymuş bir pazarsa bu katsayı 5 olur. Çok az kişinin yaptığı bir işi yapıyorsanız, bu pazar henüz açılmış ise ve önü açıksa bu katsayı 10 olabilir.

Şirketin Değeri = k x Yıllık Kar (5 < k < 10)

Kar üzerinden hesap edilen Şirketin Değeri ile yukarıda hesap edilen Şirketin Değeri birbirine yakınsa bu rakam sizin için ideal bir rakamdır.

Tabi bu şirket yeni bir şirketse veya doğası gereği kar sonradan ortaya çıkıyorsa bu yöntem bir anlam ifade etmez. Facebook ve Twitter gibi firmalar uzunca yıllar zararına çalışmışlardır. Yani karına bakılsaydı beş para etmezlerdi.

Görüldüğü gibi kesin bir değerden bahsedemiyoruz ama bir değer aralığı ortaya çıkartacak yöntemler vermiş olduk. Zaten kesin değer diye birşey yoktur ve işin daha pazarlık kısmı vardır ki orada değer iyice göreceleşir. Karşı tarafın stratejisi için bu şirket olmazsa olmaz olabilir, sizin bir an önce satmanız lazım olabilir vs…

Pazarlık konusu temelde herhangi bir işiniz için yaptığınız pazarlık gibidir. Bu konuda daha önce yazdığım şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim:

http://wp.me/42knm

Pazarlık aşaması gergin geçer ancak kesinlikle hiçbir şeyi kişiselleştirmeyin. Karşı tarafın elini görmeye çalışın ve aksi söylense bile her söylenenin pazarlık edilebilir olduğunu bilin. Fiyat kağıt üstünde ne olursa olsun, fiyatı belirleyen pazarlıktır. Taraflardan biri için satışın olmazsa olmaz olması, taraflardan birinin alternatifinin olması, acil nakit ihtiyaçları vs… bunlar netice üzerinde etkili olacaktır.

Bütün iyi iş fikirleri yapıldı mı?

Yapılacak birşey kalmadı, herkes güzel iş fikirlerini yaptı diyenlere… Yapacak o kadar çok şey var ki…

Zaman su gibi akıyor ve aynı sudan ikinci kere içemezsiniz. Değişim beraberinde yapacak yeni şeyler getirir. Değişimi okumak gerek.

2000’in başına giderseniz sahibinden.com veya gittigidiyor.com’u kurmak istersiniz.

Ama bugün dünya farklı. Örneğin mobil çıktı ve bunu okuyanlar mobilin gittigidiyor’u oldu. Shopify.

İyi iş fikirleri arkasına rüzgar alır. Şimdi küçük ama ilerde büyüyecek pazarlara konumlanır.

Rüzgarları görmek lazım. Ne yönden esiyor?

Değişimin sunduğu fırsatları koklamak için zaman ayırmak lazım. Günlük meşgalenin içinde bu çok zor.

Bir işe konsantre çalışıyorken aklıma hiç fikir gelmiyordu, ancak arayışta olduğum devrede çok güzel iş fikirleri çıkardım.

Sistematik inovasyon ile fikir üretilebilir, illa kreatif fikir üretmek şart değil.

Sistematik Inovasyon, yüzbinlerce patent incelenerek oluşturulmuş bir problem çözme yöntemidir.

Sovyet mucit, Genrich Altshuller ve arkadaşları tarafından geliştirildi.

Örnek: Arabalarda bardak tutacağı gerekli. Ancak bu tutacak sürücünün kolunu rahatsız eder.

Çözüm ve sistematik inovasyon: Açılır-kapanır bardak tutacağı.

Zor olana talipseniz ihtiyacı da ihtiyacı giderecek ürünü de siz geliştirin.

Fikir girişimin ilk aşaması. Diğer bileşenler olmazsa yürürlüğe konamaz. Çok güzel fikirler bileşenleri biraraya getiremediğim için rafta…

Not: Bu yazı bu konuda attığım twit’lerden derlenerek oluşturulmuştur.